Zamanımız dar mı?

Bildiğin eylül gecesi işte, sokaklar sessiz, seyrek de olsa arada birkaç araç geçiyor caddeden. Adımlarının sesini dahi duyabiliyorsun. Kafan bir dünya, eklemlerin sızlıyor, gözlerin şiş, ağzın kurumuş, uyku belki de sadece cennette güzel. Renklerin iyice kaybolduğu saatler. Uzaktan fosforlu bir pembe ışıldıyor yalnız, hani başını öne eğip, gözlerini kaçıracak kadar, yanaklarını kızartacak kadar pembe. Yürüdükçe geride toprak rengine dönüyor gri duvarlar. Geçmiş peşinden kovalamıyor seni, aksine sen ilerledikçe uzaklaşıyor yavaşça, sarıya dönerken ve en uzak noktada sadece sönmüş bir yıldız gibi kalıyor. Perspektifin en temel kuralı, bir nokta lazım her şeyi başlatabilmek için, yine yarım mı kalacak korkusu duymadan. En uzaktaki en küçük bak, yaklaştıkça büyür endişeler, alışmalısın buna. Rahatsızsın, olsun. En azından rahatsızlık duyabiliyorsun, şükretmelisin.

Birazdan elimdeki zili çalacağım ve uyanacaksın, aynen zili ilk çaldığımda uyuduğun gibi.  

Saatler geçiyor, sevinmeli miyim?

Neyse, çal şu zili artık, açılsın perdeler; kemanlar, piyano, vurmalılar ve tempo. Koşarak gelsin anlatıcı tahta sahneye ve nefes nefese, alnında boncuk boncuk ter ile diyaframdan seslensin. Betimiz benzimiz attı güneşsizlikten, aşklarımızı çıkaralım sandıklardan gün ışığına ve derin bir nefes alıp yalansız gülümseyelim hayata.

Zamanımız dar mı sanki?

Ayn

1     

İyice yaklaşıp gözlerini kısarak tekrar dikkatlice baktı aynaya.  Burnunun üst kısmında belirgin bir şişlik vardı. İşaret parmağı ile hafifçe dokundu, şaşkınlığı iyice arttı. Zira bu kesinlikle bir kemerdi.

Salondaki kitaplığa gidip fotoğraf albümünü aldı. Bir süre sayfalarda dolandı ama yüzünü yakından gösteren bir fotoğraf bulamadı. Üç yıl önce pasaport almak niyetiyle çektirdiği vesikalık fotoğraflar aklına geldi. Maalesef başvuru sırasında istenilen niteliklere haiz vesikalık fotoğraf teslim edemediğinden ziyadesiyle paniğe kapılmış ve akabinde Emniyet Müdürlüğündeki pireli merdiven altı şipşakçısında yenilerini yaptırmıştı.

Çalışma masasının üst çekmecesini açtı. Bir kitapçık gibi tasarlanmış lacivert renkli plastik kılıfın içinde kuzu gibi yatmasına karşın derin anlamlar yüklü -âdeta efsunlu- simayı sanki ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun baktı. Hakikaten aynada gördüğü ile fotoğraftaki burun arasında bir fark yoktu. Kendisini koltuğa bıraktı, sağ elinin en sevdiği parmakları ile yeni keşfettiği burun kemerini yoklamaya devam etti. Lütfen bu enfes parçayı Cyrano de Bergerac’ın -nereden bakarsan bak ucube- o büyük çıkıntısı ile karıştırmayın. [Hamiş: Perslerin minyatürlerini tefekkür edin, hani çok da bilmiyorsanız hayal edin en azından.]

Aynı anda kahramanımızın bulunduğu mekâna kat kat tül perdeden süzülüp giren gün ışığı “doğayı”, müzik setinin hoparlörlerinden yükselen keman sesleri Beethoven’in nezdinde tüm “yaratıcıların ruhlarını” ve sol duvarda ne ifade ettiği kesin olarak anlaşılamayan rengârenk bir belirsizliğin en pahalı hali ise “parayı” temsilen kısa hikâyemizde yerini almıştı. Umarsızca alt okuma yapmak isteyen okuyuculara kısa açıklamamız şudur; “Para kazanmak için doğayı ve yaratıcı ruhu iyi bilmek lazımdır ama yetmez, bu ikisini önce idrak edip sonra inkâr edeceksiniz ve ardından bu esinlendiğiniz belirli belirsizliği eliniz titremeden satacaksınız”.

İki dakika olmamıştı ki yerinden doğruldu, geçen yüzyılın son yılında hüzünlü bir sonbahar sabahı kaybettiği babaannesinin odasından arka yüzü değersiz olduğunu düşündüğü parlak taşlarla bezenmiş el aynasını alıp döndü. Sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan tüm ayrıntıları dakikalarca inceledi. Heyecanı katlanarak artıyor, yüzündeki hafif edepsizce, hınzır ve fazlasıyla histerik gülümsemeyi engelleyemiyordu.

Kahramanımızı az çok tanımış oldunuz. En azından hakkında yorum yapabilir, hatta arkasından da konuşabilirsiniz. Ancak sizi uyarmak zorundayım, şayet karşılaşırsanız lütfen onunla ilgili olumsuz düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi dile getirmeyin. Sizi açık sözlü ve dürüst olduğunuz için kesinlikle takdir etmeyecek aksine söylediklerinizden dolayı yerin dibine sokacak ve doğduğunuza bin pişman edecektir. İnanın hiç abartmıyorum, tecrübe ile sabittir.

Elbette kütüphanesi boy boy, sıra sıra kitaplarla dolu tecrübeli ve çokbilmiş okuyucular, o fiyakalı Rus yazarların yarattığı inanılmaz –ki bence garibandırlar- karakterlerin etkisi ile kahramanımızı bir an küçük görme hatasına düşebilir. Eyvahlar olsun ki ali ve yüce edebiyat dünyasında –haşa- hafifmeşrep bir algı oluşabilir ve hatta kötü bir suret olarak da değerlendirilebilir.

Aslına bakarsanız bu fikirler kahramanımızın kendinden şekilli arka kısımlarında –ay çok affedersiniz, resmen tıbbi bir vaka- bir karıncalanma dahi yaratmayacaktır.

Kuvvetle muhtemel siz kaşlarınızı çatmış, alnınız kat kat olmuş, bir eliniz çenenizde, diğeri kırmızı kalemi –handiyse kırıldı kırılacak kadar- pek sıkıca tutmuş, tanımlanmış normalliğinizin usulca parmaklarınızın arasından sıyrılıp gitmesini titreyerek izlerken, kahramanımız aynanın karşısında ne kadar muhteşem bir cildinin ve dahası güçlü bir ifadesinin olduğunu düşünerek kendisini keyifle seyrediyordur. Sadece bu açıdan ele alsanız bile, neden sizin değil de onun hikâyesinin yazıldığını anlarsınız. Tabi ki kıskanacaksınız, olsun bu insani bir histir.

Ancak peşinen söylemeliyim ki bu satırların yazılmasının nedeni kahramanımız ile ilgili olarak şu ana dek bahsedilenler değildir. Pek tabi onlar da olabilirdi fakat değil. Şöyle biraz daha yaklaşırsanız, daha sessiz bir şekilde -ancak fısıldayarak- söyleyebilirim sanırım. Elimde değil, bir fâni olarak açıkçası ben de korkuyorum böyle şeylerden. “Geçen ay, evet, maalesef sizlere ömür. Gencecik gitmiş, doğrudur. Lakin yalnız da gitmemiş diyorlar. Kendisi ile birlikte yirmi üç yakınını da beraberinde götürmekte bir beis görmemiş. Diğer yandan cenazesinden iki hafta sonra geri gelmiş, öyle kanlı canlı eliyle ayağıyla işte. Olan cenaze törenindeki yirmi üç yakınına olmuş, yazık. Eh kendisi de biraz üzülmüş ama hemen atlatmış”. Benim kahramanımızla tanışmam geri dönüşünden bir hafta sonrasına rastlıyor.

Şaşırdınız değil mi? Ama şaşırmayın bu son paragraf tamamen kurmacaydı, bir nevi güldürmeyen bir şaka gibi düşünün, eşek şakası işte. Doğrusu bu ya, uyuyanları uyandırmak gibi bir amacım yoktu, sadece dikkat kesilmenizi istedim zira bu kısım önemli.

Biz tekrar kıskançlık bahsine dönüp oradan devam edelim. Kahramanımızı onu tanıyan herkesin kıskanması oldukça olağandır. Burada kastettiğim gıpta ya da imrenme gibi naif duygulardan kaynaklanan bir kıskanma değil. Doğrudan en ilkel anlamda krizler, titremeler, köpürmeler, taşmalar, çığlıklar, karabasanlar, iç kanama, kalp spazmı, morluklar oluşturabilecek, hatta uğrunda oluk oluk kan akıtılabilecek olan sahici bir kıskanmadır. Kahramanımızın bu konuda açıklaması oldukça makul ve anlaşılırdır. Kendisi güzel, akıllı, zeki, kültürlü, eğlenceli, genel olarak mutlu, pek de paraya ihtiyacı olmadığından çalışmak zorunda olmayan bir kişidir. Mutena ve güzide bir semtte dört dairesi olduğu doğrudur, en küçüğünde ve eskisinde kendisi oturmaktadır. Kira geliriyle hayatını idame etmeyi öğrenmiştir.

Kahramanımız pek çoğunuz için bu sıkıcı, tekdüze ve fazlasıyla sıradan hayatını (işte yakalandınız, sizi gidi kıskançlar sizi) hiçbir zaman taçlandırmak için zahmete girmemiş, babaannesinden öğrendiği ne varsa harfiyen yerine getirmekten başkaca bir kural da tanımamıştır.

Hani bu kadar açıklamadan sonra ona ahmak diyecek kadar ahmak biri çıkarsa karşısına yine de -ki her devirde böyle gereksiz ve rahatsız kişiler vardır- cevapları hazırdır ve ağırdır. 

Kahramanımız için pazarın, pazartesi ya da cumadan pek bir farkı yoktur. Çünkü tahmin edebileceğiniz gibi kendisi iş ve işçi bulma kurumunda kategorize edilmiş herhangi bir iş yapmamaktadır ya da belki de tarih boyunca en bilinen işi yapmaktadır. Fahişelik değil, çok rica ederim, -az biraz da olsa- mülk sahibi olmak.

Her ay sonu topladığı paraları üst üste istifleyerek şekersiz muhallebi ile yapıştırılmış kahverengi kese kâğıdına koyup mahalledeki banka şubesini ziyaret etmek, ofisinde buluşup otuz dakika boyunca gençlik yıllarının üzerinden neredeyse bir kırk sene geçmiş inanılmaz büyük ve tüylenmiş kulaklı avukatı ile kahve içip hukuki konulara ilişkin muhabbet çevirmek ve hemen ardından iki yan dükkândaki fanatik Fenerbahçe taraftarı otuz beşini yeni devirmiş kızıl sakallı muhasebecisinden döviz ve altın ile ilgili son tahminleri alırken rutin vergi işlemleri için zaruri birkaç imza vermek dışındaki tüm sorumlulukları doğrudan kendisi ile ilgilidir.

Otuz yıl özel bir bankada memur olarak çalıştıktan sonra emekli olmuş, bu arada unutmadan hemen söyleyelim hiç evlenmemiş hatta teşebbüs dahi etmemiş karşı komşusunun kirasını ödeyebilmek için nelerden vazgeçtiğini bilseniz, kahramanımızın neden bu kadar keyifli bir hayat sürdüğünü –bizatihi- kolayca kavrayabilirdiniz. Ama maalesef insanların özel hayatları ile ilgili bu tarz bilgiler vermek istemem, zira bilirsiniz işte bu hiç mi hiç etik bir davranış olmaz.

Bir kısım okuyucunun kesinlikle şımarık, sabırsız ve nihayetinde “e şimdi bu mu yani” soruları bu hikâyede ezkaza yazar kadrosunda görevlendirilmiş olan bende (doğrusu bu ya bizde yazmam gerekirdi) ciddi sol göz seğirmesine neden olmaktadır. Alışamadım, maalesef alışamıyorum, hatta geçen sene altı ay kesintisiz hıçkırdım sırf okuduğu roman ile hayatını renklendiremediğini iddia eden bir okuyucunun serzenişleri yüzünden. Kimi de sanki süper renkli, maceralı, büyük aşkların, tutkuların, orgazmların, lezzetlerin içinden sıyrılıp gelmiş de bu yazılanları sıkıcı buluyor. Yo, yo, yo, hayır, evet, elbette yalanlar istiyorsanız ve böyle bir proje varsa onu değerlendirebiliriz, o ayrı. Lakin yok öyle bir dünya, bir ekip olarak yirmi yıldır arıyoruz, bulamadık arkadaşlar. Bunları şimdiden söylüyorum ki sonra tatsızlık olmasın.

Kolaylık olsun diye bundan sonra kahramanımıza H diyeceğiz.

Gözaltları ve yüzü şişmiş, saçları dağılmış halde yataktan kalkan H hızlıca banyoya girip aynaya bakmadan kendini duşun altına bıraktı. Soğuk su bile içindeki kısrağı dizginlemeye yetmedi. Kollarını kaldırıp bileklerini havada çaprazlayarak birleştirdi. İşte o an, tam da H Atlantis’ten çıkış pozisyonunda iken ensesinde hissettiği sıcaklık ile içinde en küçük bir utanma hissi olmadan ayak parmakları üzerinde yükselmiş halde hızlıca arkasına döndü…

Şaka, şaka, endişe etmeyin. H’nin kullanımını denemek içindi. H bizim kısa hikâyemizin kahramanı, porno yıldızı değil, rahat olun. Hakikaten yahu, zorlamayın artık. Hani mutlaka böyle şeyler de aklından geçiyordur ama henüz bize bu konuda sinyal göndermediği kesin.

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; (1) H adında mutlu bir kahraman var, (2) H’nin emekli bir komşusu var ama o genel anlamda pek sıkıntılı ve hafif de arızalı bir arkadaş, (3) apartmanın dışında H’nin işlerini para karşılığı yerine getiren birkaç arkadaş daha var, (4) bir de tüm bunları görüp yazmaya çalışan lakin kimsenin fark etmediği biz varız, tabi sadelik açısından yazarlar konseyini tek bir kişiye indirgeyip “ben” olarak adlandırıyoruz.

Sanırım eldeki malzeme bu. Uyduruyorsam iki gözüm önüme aksın desem de inanmazsınız, bu devirde herkes anasının gözü olmuş.

Yazarlara da bir daire verselermiş keşke. Bu da bu kitabın içimizde yarattığı ukde olsun. Belki bir duyan olur da sonraki işlerde dikkate alınır bu talep.

Bunca açıklamaya karşın yine de çıkıntılık yapmaya çalışacak okuyucular olacaktır, okumasınlar efendim, öyle değil mi?

Maceramız başlıyor mu acaba, hadi hayırlısı.

2    

H için hayat olması gerektiği gibiydi. Kış neredeyse sonlanmış, bahar kendisini caddedeki tek tük cılız ağacın yeşeren yaprakları arasındaki uçuk pembe çiçeklerle gösterme telaşındaydı. Artık pencereler daha çok açık kalıyor, daha fazla oksijen teneffüs ediliyor, insan gayriihtiyari daha genç hissediyor, her an ziyadesiyle daha da iyi bir şey olacak beklentisi mütemadiyen yüreklerde çarpıntıya sebep oluyordu.

Dikilmiş tuhaf tüyleri ile çatılarda paytak paytak dolaşan çirkin yavrularına yiyecek bulmak için bağıra çağıra sağa sola uçuşan martılar, olan bitenin farkına varmak için herhangi bir zahmete girmeyip kendi gündemlerini direten kediler, dirsekleri incelerek şeffaflaşmış rengârenk kazaklarını nihayet yıkamaya karar vererek baharlık iri kareli gömlek serisine hızlı bir geçiş yapan tombul esnaf, sanki hepsi aynı şeyi anlatıyor gibi ya da müzikli bir oyunun parçası gibi.

H üç yıl önce bir davette tanıştığı cevval bir seyahat acentesi satış temsilcisinin de baskısı ile her yıl bir kez yurt dışı tatili yapmaya başlamıştı. Tahmin edeceğiniz gibi bankadaki paraları semt kasabının tecrübesiz dönemine denk geldiğinden fazla şımartılmış büyük oğlu gibi yatmıyordu. Faiz gelirleri ile birlikte kendiliğinden artan meblağın arada bir harcanmasının ve en azından bir kısmının ekonomiye geri kazandırılmasının bir sosyal sorumluluk projesi olduğuna hemen ikna olmuştu H.

Gelgelelim dünya büyük ve gezilecek de çok yer olunca bu konuda karar vermek öyle kolay değil. Gezi kitapları alınmış, acenteden kataloglar istenmiş, internet üzerinden aramalar, taramalar yapılmış. İlk üç yıl Avrupa Kıtasındaki popüler şehirlerin hemen hemen yarısı gezilmiş.

Elbette tüm bu geziler gezgin sistematiği ile yapılmıyor doğrudan turistik organizasyonlar kullanılıyordu. Tur arkadaşlığı kavramı ile barışamayacağını anlamasına karşın henüz yalnız seyahat etme cesaretine sahip değildi ve biliyorsunuz biraz tembeldi, seyahat öncesi öyle öğrenciler gibi saatlerce çalışamazdı. Bu bakımdan H açısından bu gezilen şehirlerin tam olarak idrak edilmiş olma ihtimali oldukça düşüktür. Ancak, bazen hiç olmadık zamanlarda bunlardan biri aklına düştüğünde o -belki de sadece birkaç saat kaldığı- yeri özlediğini söylemesinin nedeni, hiçbir zaman unutamayacağı ayrıntılar biriktirmiş olması olabilir. Bunu ben de bilemiyorum, açıkçası o anın heyecanını paylaşırken böyle bir soru soramazdım takdir edersiniz ki.

Bu arada geçen ay inanılmaz bir rastlantı oldu. H acenteye görüşmeye gittiğinde görüşeceği satış temsilcisinin komşusu emekli banka memuresi ile hararetli bir tartışma içinde olduğunu fark ettiğinde konuyu tam olarak sezememişti. Tabi beş dakika içinde gergin emeklimizin yıllarca arttırıp biriktirdiği parasının önemli bir kısmı ile çıkacağı Avrupa seyahatinin H’nin bu seneki seyahati ile kesiştiğini aynı anda anlamış oldular.

Allah’ı var, H kesinlikle burun kıvırmadı, hoşnutsuz olmadı. Hatta memnuniyetini açıkça dile getirdi.

Tabi bu durum -benzetmemi mazur görün- Jilet Hanım için geçerli değildi. Kendisi cebindeki parasına güvenip gezmelere giden insanlarla birlikte olacağını hiç düşünmemiş olmalı. Unutmadan söyleyeyim, bundan sonra kendisini J olarak tanımlayacağım.

Özellikle beklentisinin pantolon askısız yapamayan yakışıklı ekonomi profesörleri, emekliliği yaklaşmış geniş omuzlu uzun boylu tıp doktorları yahut bürosunu genç avukatlara yıllar önce teslim etmiş ve dünyayı dolaşan hafif kırlaşmış lapiska saçlı avukat beyler olduğunu elbette dile getirmedi. Ama bu hisleri maalesef nasıl olduysa artık o an acentedeki herkes tarafından anlaşıldı.

Yine de H hiç bozulmadı. Anlamamış gibi yaptı. Çünkü hakikaten, bu gelip geçici dünyayı felsefenin temel kuramlarını dahi bilmeden çözmeyi başardığına inanıyordu. Parası vardı, huzuru vardı, ne tensel ne bedensel ne de düşünsel olarak gergin değildi, tabiri caiz ise her an -beni affedin lütfen- az önce sevişmiş gibi ortalıkta dolaşırdı. Şimdi bu insanın J’ye kızması ne kadar mümkün olabilirdi ki?

Tamam canım dedi ayrılırken, bir ara uzun uzun konuşuruz. Çok eğleneceğiz İspanya’da.

Tüm bunlar oladururken arka planda bambaşka olaylar gelişiyordu doğal olarak. Bilirsiniz işte Merkür tüm kötü enerjisini dünyaya yollamıştı yine, deyim yerindeyse pek çok dünyalı ne olduğunu anlamadan çarşafa dolanıyor, kuru yerde sele kapılıyordu. Pek çok insanın bedenlerine pamuk ipliği ile bağlanmış özgüveni Merkür’ün bu saçma etkisi yüzünden buharlaşıp yok oluyordu. Oysa bilseler tüm olan bitenin tek sorumlusu geometri, yörüngeler ve açılar elbette küçük sarsıntılarla atlatabileceklerdi ama bilgi de adalet gibiydi, lazım olduğunda yoksa ne işe yarardı ki, çöpe atsan çöp almazdı.

Tabi bu dönemi yara bere almadan ya da küçük sıyrıklarla atlatabilen bazı şanslı kişiler özellikle de özel hayatlarında inanılmaz atılımlar yapabileceklerdi. İşte tam da bu teorinin gerçeklik bulduğu mekânların birinde bulunan J –kendisi hiçbir şeyin farkına varmasa da- pencereden giren artık iyice solgunlaşmış ışığın neredeyse tamamını yuttu.

Aynı anda Berlin’de bir kafenin kaldırımdaki bankında oturup kahvesini içerken kitap okuyan siyahi bir üniversite öğrencisi de bu ışıktan nasibini almıştı. Çok değil üç ay sonra başvurusu olumlu sonuçlanacak ve burslu olarak o çok istediği Amerikan Üniversitesine gidebilecekti. Tabi üç gün sonra memleketinden babasının acı haberi gelmemiş olsaydı. Siz yine de bunu neden anlattığımı sormayın, böyle şeylerin her yerde olabileceği konusunda sizi ikna etmek için yazdığımı düşünmeniz bence en uygunu. Laf aramızda, sizlerin de başını belaya sokmak istemem. İyi saatte olsunlar.

J bahsettiğimiz tesadüfi olaydan beş gün sonra apartmanın merdivenlerinden yuvarlandı. Kolu da orta yerinden kırıldı maalesef ve ayak bileği büyük bir kütük gibi şişti. Bu Merkür kimisini feci benzetiyor. Ama iyi olacak hastanın -bilirsiniz işte- hekim ayağına gidermiş. H duyar duymaz bir çiçek yaptırıp beraberinde yarım kilo tuzlu tatlı kuru pasta ile müstakbel seyahat arkadaşını ziyarete gitmiş. Acı ile kıvranan J’yi o halde görünce hakikaten o kadar üzülmüş ki tansiyonu düşmüş birden. Lakin hemen toparlayıp çay yapmak için mutfağa koşturmuş. Bu arada çiçekler için vazo sormuş, vazoyu ararken J’nin dolaplarının yarısını istemeden de olsa açıp kapatmak zorunda kalmış.

Yalnız yaşamanın olumlu yanlarını çok iyi bilen H elbette olumsuz yanlarını da tecrübe etmiştir. İnsan en çok hasta olduğunda ya da J gibi fiziksel olarak yetersiz hissettiğinde zorlanır. Böyle anlarda neden diye sorar kendisine, neden yalnızım? Ama çabuk geçer bu, öyle iyi tarafları da vardır ki yalnız yaşamanın –sahiden- bu kafa karışıklığı çabucak atlatılır.

H ile J’nin ilk muhabbeti bu eşitsiz ortamda başlamış. H o günden sonra istisnasız her gün aynı saatte J’nin yanına gitmiş, kemik suyundan çorbalar yapmış, çayını kahvesini yapmış, ta ki J’nin kolundaki alçı çıkarılana kadar. Bu süreçte ister istemez J’nin H’ye karşı tutumu ve davranışları da değişmiş. J’nin H için kurguladığı yargıların yarısı bu süreçte su olup akıp gitmiş. J kesinlikle H’yi küçük gördüğünü ya da onun paralı bir züppe olduğunu ima edecek ne bir bakış atmış ne de bir cümle kurmuş. İşin doğrusu bu iki benzemez şahsiyet bayağı arkadaş olmuş. Nazar değmesin.

Bak şuradaki yıldızların arasına kalemle doğrular çizdiğinde oluşan tavanın sapından az ötedeki Kutup yıldızı sana sadece kuzeyi göstermez dedi J. Tabi büyük şehirlerde bu devasa binalar ve saçma ışıklardan herhangi bir gök cismini görmek ne mümkün. Bu arada H kolundaki kızarıklığı kaşımakla meşguldü. Bu ciddi kadının gerçekten astroloji ile ilgili olduğuna nedense ikna olamıyor ve bu konuda hiç durmadan saatlerce konuşabilecek enerjisi olmasını da bir türlü anlayamıyordu.

Yirmi yedinci gün ziyareti sırasında J H’nin falına bakmak istedi. H kabul etmedi. J bunu anlayamadı çünkü herkes falına bakılsın isterdi, özellikle de bedava ise. H açıklamaya yeltenmedi bile. Ben mutluyum dedi, bir gün gelecek ile ilgili endişe duyarsam falıma bakabilirsin.

H, J’ye ben gelmeseydim kim gelecekti diye hiç sormadı.

Bir süre sonra İspanya gezisi de göz açıp kapayıncaya kadar tüm normalliği ile tamamlandı, geriye daha çok ağrılar, yorgunluk ve yapılamayan şeylerin derin boşlukları kaldı. H açısından J ile yani en azından bir tanıdık ile seyahat etmesi bazı insani hislerin tatmini ve fiziksel kolaylıklar dışında pek bir farklılık yaratmadı. J harcadığı paranın karşılığını alamadığını düşünmekten tatilin tadını pek çıkaramadı. Ayrıca maalesef beyaz atını satıp Türkiye’den İspanya’ya tatile giden bir prens de bulamamıştı yine.

Ama şu oldu tabi ve sanırım bunu sadece H çözümleyebiliyordu; aylar öncesinden başlayan seyahat süreci ile ilgili pek çok iş yaptılar, heyecanlandılar, ümitsizliğe kapıldılar, endişelendiler, bir şeyleri yoluna koydular ve sevindiler, yani zaman akıp giderken ve hayat hızla sona doğru koşarken bir şeyler yapmış olmanın yarattığı hazzı ve iç huzurunu yaşamış oldular. Fena mı?

Bu arada H kendisini zorlayıp ilk kez bir insana tavsiyelerde bulundu. Tabi ki J’ye. J de belki de ömrü hayatında ilk kez birini bu kadar ciddiye alarak can kulağı ile dinledi. Her ne kadar bir sonuca bağlanmasa da J’nin kafasında dolaşan tilkilerin kuyrukları birbirine dolanmaya başladı diyebiliriz.

Maceramız da bir türlü başlayamıyor farkındaysanız. Az sonra inşallah.

3

Bir sır ne kadar uzun süre gizlenebilir sizce? Bir hafta, bir ay, bir yıl, beş yıl? Yoksa o sırrın etki alanında olabilecek kişilerin ya da o sırrın açığa çıkmasıyla hayatları değişebilecek kişilerin varlığı ile ilişkili olabilir mi? Elbette olabilir. Ama en önemli kıstas sırrı saklama görevini üstlenen kişinin ne kadar ketum olup olmadığıdır. Tabi bu kişiler akli melekelerini de kaybedebilir ki bu durumda o sır artık kesinlikle yok olmuş demektir.

Tarih boyunca çok kısa süreler içinde kolayca çözülen pek çok sır saklayıcısı olmuştur. Bu kişiler öyle bir çözülürler ki sakladıkları sırrın açığa çıkması dahi gölgede kalabilir.   

Çok masum sırlardan bahsetmiyoruz burada. İlk öpücük, bisküvi yürütme, sınavda kopya çekme gibi aslında sır bile sayılamayacak şeyler aklınıza gelmesin. Bilakis, toplumu derinden sarsan, mide bulandırıcı, kötücül, ölümlere sebep olan, en azından iki üç neslin yaşamlarını külliyen değiştiren, iki üç hap yutmakla unutulmayacak acılara neden olan, malların gaspı, tecavüzler, sabotajlar, işkenceler, ihanetler, göçler, terk edişler, kayboluşlar ile ilgili sırlardan bahsediyorum.

Hani sorulmayan sorular vardır ya, hepimiz imtina ederiz ya da o soruların sorulmaması için uydurulmuş yalanları en yüce duygularla bezeyip ezberletiriz çocuklara, bir daha kazınmayacak şekilde hem de. İşte öyle sırlar vardır. Hatta bazen çok yakınınızda dahi olabilir o sırlardan biri. Bir sıtma nöbeti gibi gelir geçer görüntüler gözünüzün önünden, önce bir anlam veremezsiniz, kafamız mı güzel? Yine gelebilir, gider yine gelir. Evlerden uzak olsun.

Hepinizin tahmin edeceği gibi bizim kahramanımız H’nin de kendisine devredilen bir sırrının olduğunu biliyoruz. Büyük olasılıkla kendisine babaannesinden miras. Elbette bu sırrın ne olduğunu sonsuza kadar öğrenemeyeceğiz. Zaten bu sır da konumuzla ilgili değil. Evrendeki pek çok sır hiçbir suretle açıkça ifşa edilmeyecek olsa da, etkileri tüm insanlığın üzerinde depresyonlar yaratan kara bulutlar gibi gezinmektedir. Bu bir türlü anlamlandırılamayan iç sıkıntıları, bunalmalar, yok olma isteği, şiddet eğilimleri hep bu belli belirsiz sırların uzaklardan yarattığı etkilerin bir sonucudur. Kesin salladığımı düşünüyorsunuz ya da nasıl bu kadar emin konuştuğumu merak ediyorsunuz. Maalesef ben size bunun doğruluğunu kanıtlayamam ama siz bana doğru olmadığını kanıtlarsanız sizi de takdir ederim.

Bu sırlardan birinin ya da birkaçının etkisi kahramanımızın etrafında dolaşmakta ve şöyle belki de 10-12 kilometre karelik bir alanda şu anda tam olarak nelere yol açtığını bilmediğimiz olaylara neden olmaktadır.

Peki H bu denli bulaşıcı bir hisler yumağına yol açan bu sır ile yaşadığı halde nasıl hiç etkilenmeden hayatını sürdürebilmektedir? Bunu da tam olarak bilmiyoruz elbette. Ama babaannesinin bu sorunu daha H çok küçük yaşlardayken bir şekilde çözmüş olduğunu tahmin ediyoruz. Nereden baksan tutarsız bir açıklama ancak daha iyi bir tezimiz yok maalesef.

H bu sırla sorunsuz yaşayabildiği sürece -aynı sessiz küf kokan kahverengi bir hüznün pınar olup coştuğu ahşap döşemeli eski bir apartman dairesinde yıllardır yaşayan bir kedi misali- hiçbirimiz ne olduğunu öğrenemeyeceğiz.

H’nin bir kedi olduğunu düşünen kimse var mı? Olabilir elbette, kim bilir?

…..<< devam etmeyecek>>

Öyle Değil Ama Neyse İşte

Akar kıyısından iki küçük damla, güller, yüzler, ne çok yüzler,

Tutamazsın değme delip geçer.

O sokak, o köşe, o ağaç, o merdiven, o ev,

O konuşkan kara kedi, sağa sola atılmış izmaritler, bira şişeleri.

İnsan bir eşyayı, bir canı, bir mekanı özlemez yalnızca,

İnsan tek bir insanı da özlemez,

Nasıl ki hepsini büsbütün, epeyce ve tertemiz sevmişse, hakikat.

Nasıl ki hepsinin yeri ayrı ise, gönül.

Nasıl ki hiçbiri bir diğerinden razı değilse, ömür.

Sevdalar, dostluklar, canından parça canlar,

Kızıla dönmüş bir soba arkasında uykular,

Ilık rüzgarında maviliğe düşmüş hayaller,

Kırlaşmış saçlar arasında dolaşan parmaklar,

Pencere pervazında bir bardak şekersiz çay, koltukta küller, çatıda yaygaracı martılar,

En tarifsizi de (tekrar iki damla usulca düşer)

“Günler”, “Aylar”, “Yıllar”

Hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi davranmak,

Doğayla inatlaşmak…

Mümkün elbet mümkün de,

Değer mi?

Yanlışların doğruları götürmediği,

Anlaşılmanın dert edilmediği,

Suçların, cezaların olmadığı,

Bir dünyada,

(olmazsa olmaz, mütemmim cüz)

Daracık mutfaklarda lakin her daim kalabalık sofralarda,

Tekrar görüşmek/buluşmak hayaliyle…

Özlemle.

****************************

Başkaları (Kısım 1)

Dardonyus / 2021

(1)

Anis tepeden yuvarlanmış kayalarla sarılmış dar bir patikada yürüyordu. Ayaklarının altında ezilen kurumuş otların hışırtısı ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen çığlıklarına karışırken çalılar arasındaki ufacık kuşların efsunlu cıvıltıları ile kulağının yanından hızla geçen eşek arılarının metalik vızıltılarına aldırış etmeden sıkıcı iç konuşmalarına devam ediyordu. Uçsuz bucaksız dağlar, bereketli toprak, masmavi gök kubbe, nebat, hayvanlar ve bu hep özlediği yalnızlık hali düşünülenin aksine Anis’i daha iyi hissettirmiyordu. İki yıl önce kafasının içinde neler dolaşıyorsa, bu kusursuz yerde yine kafasının içinde onlar koşturuyordu. Hatta hızlanmıştı parçacıklar ve hani karanlık bir odada ışıklar saçabilirdi.

Daha küçük hedefler, daha kısa planlar ve küçük işlerle zamanı avutuyor olsa da kendisini ikna etmesi çok da kolay olmuyordu. Dikkatle bakıyordu etrafına. Bazen bir dal parçası, bazen bir meyve, bazen de bir taşı alıp heybesine koyuyordu. Eve boş dönmemek önemli idi.

Çocukken oturduğu mahalleden uzaklaşıp otoyol kenarlarına ya da fabrikalarının ardındaki büyük arazilerin tel çitlerle çevrilmiş sınırlarına kadar yürürken yerlerden toplayıp ceplerine doldurduğu çivileri, vidaları, cıvataları, eğri büğrü metal parçalarını, meşrubat kapaklarını hâlâ anımsıyordu. Her bulduğu şey asıl bulmayı arzuladığı nesneye onu daha da yaklaştırıyordu muhtemelen. Sihirli yüzükler, birkaç gün önce dünyaya düşmüş meteorlar, paslanmış tabancalar, sayfaları dağılmış açık saçık kadın resimleri olan mecmualar, futbol haberleri ile dolu sararmış gazete sayfaları, belki de iyi para edecek bakır teller, patlamış futbol topları, velhasıl eve dönene kadar pek çoğunun kendiliğinden albenisini kaybedeceği çöpler.

Bir gün mutlaka kullanırım diye belleğine kazıdığı başkalarının cümleleri gibi bu değersiz şeyler de kişisel tarihinin çöplüğünde hâlâ durur.

Âdettendir ya eve mutlaka yorgun dönülür. Sadece büyük şehirlerde değil, bak işte dağ başında da böyledir. Ev derdinin dermanıdır, yüz çevirmez, senden razıdır. Dünya kadar kabahatin olsa seni incitmez, öyle kabul eder.

Çeşmeden su içip bahçedeki sofaya uzandı. Uykunun en masum ve en içten hali ile selamlaştı, daha hasbihâle başlamadan derin bir kuyuya düşüverdi. Düşünde mezar taşları gördü, güneşe hasret ruhların yanı başlarında yakılan ateşle ısındığı bir kabristan.

(2)

Zaman ardında bıraktığı gölgesine dahi sığınamayan yürekleri kanatarak geçiyor. Bin yıllık iç sıkıntısını yüklenmiş insanlık yorgun, tükenmiş ve ümitsiz. Kötülüğün bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi olmasa insanlığın adım atmaya mecali yok. Sürekli yeniden üretmeye zorluyor seni. Yeniden, yeniden ve bitmeksizin tekrar tekrar üretmek, akrep ve yelkovanın eşgüdümlü yolculuğu gibi, ölene kadar hep aynı.

Ocak sensin, ağacı kesip, taşıyan sensin, içinde yanan odun sensin, kor sensin, koru karıştıran demir sensin, kül sensin, külü alıp döken de sensin.  Sıyrılamazsan ve bir kaçış bulamazsan seni de tarifsiz acılarla yok edecek bu anlamsız çark. İçinden çıkamadığın sadece derin iç sıkıntıları değil, bunun hayatında bir nesnel karşılığı vardır elbet. Bunun ele avuca sığan sebepleri de vardır mutlaka. Bir bilinmezin peşinde heder olup ömrü tüketmek yerine yeni bir ömür inşa etmek daha mı doğru acaba?

Tüm bu içinden çıkılmaz iç sıkıntılarının nedeni seninle aynı olan aynı kaderi paylaşan insanlar değil. Onları suçlamayı bırakmak lazım. İnsan en çok kendisi ile aynı olana eziyet ediyor, kendisi ile aynı olandan nefret ediyor. İnsan en çok kendisini koşulsuz seveni incitiyor. En acısı da tüm bunlar olurken insan en çok kendisini bu çukura itenlere öykünüyor, ilk fırsatta onlar gibi olmak istiyor. Bu nedenle elbette büyük insanlıktan bir ümidim yoktur.

Yeniden üretmek kötü değil elbette ve aslına bakarsan başka bir yol da yok. Ancak yeniden üretirken eski özü kullanırsan eskiyi yeniden inşa etmiş olursun. Eski hataları terk edip, yeni hatalara koşmak gerek. Varsın sonu hüsran olsun.

Belki de o bir başka dünyaya yaklaşırsın. Bedenin seni terk etmeden ruhunda hissedersin huzuru. Çürüyüp toprağa karıştığında; dolaştığın sokaklarda, oturup kahve içtiğin kıraathanelerde, doğduğun evin duvarlarında, sandalyende, masanda ve seni sevmiş insanların yüreklerinde sonsuza dek yaşayacak ruhundur. Bu ruhu huzurdan mahrum etmek en büyük kötülük olacaktır. İşte bu sonsuz ruh için toparlanmalı ve güç toplamalı insan.

Pes etmemeli.

Yarım kalmış hikayeler, acıtan terk edişler, içini kanatan tercihler, zamansız ölümler, acımasız işkenceler, ömür boyu mahpusluklar, bitmeyen kavgalar, hep yoksulluk, hep yoksunluk seni durdurmaya çalışacak, bacaklarına dolanacak.

Toparlanmalı ve güç toplamalı insan. Pes etmemeli. Yakın zamanda başlayacak ilk oyunda baş rol oynayacak gibi dinç tutmalı kendini. Ciğerlerini daha çok şişirmeli, gözleri ile gülmeli, yüreği ile sevmeli. Ümide ihtiyaç yok.

Ümidin canı cehenneme.

(3)

Pencereden bakarken onun ördüğü beyaz kazağındaki kırmızı noktaları fark etti. Kırmızı dolgun salçalık biberlerden küçük bir hatıra.  

Sokaktan gelen sesler kelimelere dönüşmeden dağılıyor havada. Yaşam olanca sıradanlığı ile sürmekteyken bahar kentin tüm engellemelerine karşın kendini göstermeyi başarıyor, görmesen bile kül rengi incecik tüyleri rüzgarla uçuşan yavru kuşların sesleri çatılardan duyuluyor, arka bahçelerdeki mahpus bitkiler inadına yeşeriyor. Gökyüzü sanki uçsuz bucaksız okyanusun üzerindeymişçesine mavi. Bu gezegen kesinlikle tezatlardan besleniyor.

Anis masasına döndü. Yapılacak ne çok iş vardı. O ise sabah uyandığında daha yataktan çıkmadan kafasına demir atan fikirle hemhal olmak istiyordu. Daha doğrusu devam edebilmek için sorunları tek tek çözmek zorunda hissediyordu kendisini.

Her şeyi çalıyorduk -hakikaten her şeyi- ve hiçbir şey bütünüyle kendimize ait değil. Bak bu ara ara gelen sevinçli ruh hallerimi çocukken seyrettiğim bir Japon çizgi filminden çalmıştım. Bu umutsuz, karamsar görünümüm bir Fransız yazardan yadigâr. Dünya yıkılsa dahi işe ara vermeyişim faşist diktatörler zamanında temelleri örülmüş merkezi ve tekçi öğretim sisteminin kalıntıları olmalı. İçimdeki belli belirsiz savaşçı ruh atalarımdan miras. İşte böyle bir çırpıda sayamayacağımız kadar kendimize yabancı hisle donatılmışız. Tek tek sorguladığında hepsinin içi boş, üzerimizde eğreti duran hisler. Yine de bunların hepsi bir miktar anlaşılabilir, kabul edilebilir hatta. Ancak beni kapana kıstıran şey başkalarının utancını, acılarını, suçlarını da çalıp sahiplenme isteği. Hele hele yürek dağlayacak kadar hakiki ise bunlar. Bir insan bunu neden yapmak ister sorusunu yanıtlayamıyorum.” diye sayıkladı bir çırpıda kendi kendine.

Belki de deli saçmasıydı hepsi. Ama Anis alıkoyamıyor kendini bunları düşünmekten. İnsan içindeki boşlukları -farkında ya da değil- bir şekilde doldurur. Sevgisizlik mesela, gerçekten hiç sevilmemiş bir insan bu hissin yerini bir şeyle tamamlamış olmalı değil mi? Biraz dikkat kesilirsen karşındaki insana ya da bırak diğer insanları kendine bile odaklansan, bir şeyleri daha fazla idrak etmek çok da zor değil. Bir başkasına dokunmaktan nasıl imtina ettiğini, en yakınındakilere dahi hitap etmekte nasıl zorlandığını, bazen anne, baba gibi en basit ve ilk öğrenilen sözcüklerin nasıl boğazında düğümlendiğini anımsayıp utandı. Bunu kime nasıl açıklayabilirdi ki? Başkalarından çalıp çırptıkları ile mükemmel bir ruh oluşturabilir miydi?

Çok eskiden, “senin sorunun ne biliyor musun” diye sormuştu bir arkadaşı. “Neymiş” demişti muhtemelen. “Senin sorunun tüm söküklerini yamamaya çalışman. Oysa bazen bir şeyleri tamamen atıp yerine yenisini koyman gerekir”. Diyeceğim o ki, “sen her şeyi -kendin de dahil- mevcut hali ile muhafaza etmeyi düstur edinmişsin kendine”. Anis hâlâ bu yorumu tam olarak kavrayamamış olsa da ne zaman zora düşse bu sözler aklına gelir.

Daha çok küçükken aile büyüklerinden geçmiş zaman hikayeleri dinlemek için can attığı dönemlerde, televizyonsuz evlerdeki akşam yemeği sonrasında çay faslında uyuyup kalmamak için türlü yollar dener ve tüm anlatılanları aklında tutmaya çalışırdı. En çok da savaş zamanları, dağa çıkan eşkıya, dağda kaybolan çocuk, erken ölmüş yakın akrabalar, açlık günleri ve bitmek bilmeyen göç hikayeleri ile ilgili olanları severdi. Soru soramazdı zaten sorsa da kimse yanıt vermezdi. Zamanla hikayeleri anlatanlar da tek tek öte dünyaya göçüp gitti. Anis büyüdü. Hikayelerden aklında kalan birkaç kırık dökük cümle kendi tarihine ışık tutamıyordu. Kitaplarda okuduğu öykülerden bir seçki yapıp kendi tarihini oluşturmalıydı. Bunu rahatlıkla yapabilirdi ama ilk gençlik yıllarında yavaş yavaş anlamaya başladığı şey bu dünyada çok farklı hayatların, sonuçları birbirlerine benzese de çok farklı hikayelerin olduğuydu. Bu işi çetrefilli hale getiriyordu.

Muzaffer bir komutanın torunun torunu mu olmalıydı yoksa baskıya zulme isyan edip tüm yurda nam salmış bir isyancı soyundan mı gelmeliydi? Ya da baskı ve zulüm ile sindirilmiş hatta köyünden, yurdundan sürülmüş bir ailenin ferdi mi olmalıydı? Savaşa katılmayıp, savaş sonrası birden olanca zenginliği ile ortaya çıkan bir büyük dedenin de soyundan gelebilirdi? Pek tabi, savaşa karşı olduğu için dağda gizli bir yaşamı tercih eden ve savaş sonrası köyüne dönen yıllarca belgesiz yaşayacak birini de atası kabul edebilirdi. Belki de bir atası kalmamıştı, tümden yok edilmişti tüm geçmişi. Biraz daha zorlarsak, bambaşka bir coğrafyadan zorla koparılıp, hiç tanımadığı insanların boş evlerine ve köylerine yerleştirilmiş ailelerden birine de mensup olabilirdi.

Kendisine doğrudan aktarılan olağanüstü bir durum yoktu geçmişinde. Bunun için kendi kendisine hayıflanırdı. Babası ile annesinin tanışması, babasının askerlik ve sonrasında ilk iş anıları, bir dedesinin çalışmak için uzak bir ülkeye gitmesi, diğer dedesinin babasının yerel bir din görevlisi olması gibi gayet tekdüze anlatılarla zaman geçmişti. Diyeceğim hiçbir zaman şaşalı ve heyecanlı bir tarih yazamadı kendisine. Yazabildiği tek resmi tarihi yedi yaşında sürüklenerek götürüldüğü ilkokul ile başladı. Sizlerin de tahmin edeceği gibi sıkıcı ve olağan olaylardan oluşan bir geçmişe sahip oldu Anis.  

Peki Anis neler çaldı başkalarının hayatlarından? Ayrıca bu hayatlar da çalıntı mıydı yoksa sahici miydi? Çürümeye yüz tutmuş bir dünyadan elle tutulur neler araklamış olabilirdi Anis? Kimlerin hislerinin üzerine kapaklandı ve onları sahiplendi, hangi hislerini baskıladı?

(4)

Sıkıca tuttuğu cam sürahi nasıl olduysa birden elinden kayıverdi ve yüzlerce parçaya ayrıldı. Öylece durdu bir süre, çıplak ayaklarına baktı. Etrafa dağılmış cam parçalarına baktı. Küçük kesikleri göze alarak parmak uçlarına basarak mutfaktan çıktı. Salonda oturup ayağının altına saplanan cam parçalarını bir cımbızla görebildiği kadar temizledi. Lambayı söndürdü. Başının altına renkli minderlerinden birini koyup yün hırkasına sarıldı, üzerini küçük battaniyesi ile örtüp gözlerini kapadı. Hiçbir şey olmadı dedi kendi kendine, ben hayal gördüm.

Hiç olmamış bir şeyi olmuş gibi davranabilir misiniz? Size inanacak insanlar bulabilir misiniz? Hani bu olay bir yün yumağın yuvarlanıp açılması gibi bir şey değilse. Hele de bu bir insan ömründen daha uzun zaman önce olmuşsa. Geride kalanların yaktığı ağıtlar hâlâ soğumamışsa. Tek tük sararmış fotoğraflardaki o bakışlar insan olduğunuza pişman ettiriyorsa. Anaları kayıp bebeleri kucaklamış kız çocukları, ihtiyarlar, kadınlar bir türlü gelmeyen Xızır’a mı daha çok kızgın yoksa neden olduğunu dahi bilmedikleri bu zulmü yapanlara mı?

Kötülük nedir tam olarak? Bir insan ya da insanlar niçin ve nasıl bu kadar kötü olabilir? Kötülükten daha hızlı bulaşabilen bir virüs var mıdır? Tarafları çoktan toprak olmuş bir mezalime gerekçe yazıp savunan insanlar, bunların yer aldığı resmî kurumlar, nasıl bir duyguyla besleniyor olabilir? Toprak sevgisi mi, ekonomik saikler mi, beka mı, mutlu bir gelecek hayali mi? Bir çocuğu sopayla öldüresiye dövmenin tüm bu sonradan yazılmış gerekçelerle doğrudan bir ilgisi olabilir mi?

Anis hiç dinlemedi böyle bir hikâye, biz zamanlar okumuştu yalnızca. Aklına kazındı elbette. Ara ara heyheyleri gelince kendisini kayaların arasında, çalılıklarda, derenin kıyısında koşarken bulur. Öyle bir koşmak ki çocuk ciğerleri şişip patlayacak gibi olup nefessiz kalır. Nemli kuytularda, karanlık mağaralarda uyur. Öyle çok korkar ki, korku bile utancından yerin dibine girer. Öyle çok özler ki, özlem bile kavrulup kül olur. Yıldızlarla yarenlik yapar, karıncalarla oynar, toprakla, ağaçlarla konuşur. Mavi kanatlı kuşların şarkılarıyla neşelenir. Kırmızı acı bir yaban meyvesi ile boyanır elleri. Sabahları sisler içinde yürür, çiğ taneleri ile yüzünü ıslatır. Kış gelmeden dönmezse bir daha dönemeyeceğini de bilir. Eninde sonunda evine geri dönecektir ama döndüğü evin eski evi olmayacağını da çocuk aklıyla bile kavramıştır.

Kalkıp yerdeki cam parçalarını süpürge ve faraş ile toparladıktan sonra ocağa su koydu. Yüzünü yıkamak için bahçedeki çeşmeye gitti. Döndüğünde demliğe üç kaşık çay koydu. Bir dilim ekmek kesti, ocaktaki sacın üzerinde kızartıp üzerine tereyağı sürdü. Mutfakta yedi ekmeği daha çay demlenmemişti.

Atölyesi yandıktan sonra taşınmıştı bu şehre ve bu eve. Neden diye soranlara bir yanıt vermedi, öylece baktı. Alışmışlardı Anis’in bu susan hallerine.  

Muhtemelen sönmemiş bir izmarit elinde avucunda ne varsa yok etmişti ama Anis bu küçük ayrıntıyı görmezden geldi. Atölyesi yakılmıştı, bu daha cazip bir hikayeydi. Kendisini ikna etmek için şöyle dedi “bu dünyada bir şey yolunda gidiyorsa, görünmez bir el o şeyi çabucak yok eder”. Ah bu tanrılar, doğru ya hepsine birden yaranamazsın ki.

Öyle ya da böyle, günler, aylar, mevsimler ve yıllar hızla geçip gidiyordu. Yer yer sökülmüş, genel olarak yıpranmış hayatını tamir etmek yerine -aldığı tavsiyelere de uyarak- tümden değiştirme kararı alan Anis de yeni bir hayata merhaba diyeli neredeyse bir yıldan geçkin bir zaman olmuştu. Anis sonrasında olabilecekleri çok da düşünmeden tersine göçü tercih etmişti. Hani hep beni oralara çeken bir şeyler vardı derdi ya -işin aslı bu his de düpedüz çalıntıydı-, her türlü zorluğu göze alarak o dağlık kasabaya taşınmıştı. Eh bu çetin doğa koşulları için biraz narin olabilirdi ancak kısa sürede alışacağını da biliyordu. Bedeni alışırdı elbette ve alıştı da. Asıl aşılması gereken sorun yeni çevresi oldu. İlk üç ay gerçekten ya sabırlarla, dualarla ve büktüğü işaret parmağını ısırarak geçti. Ne zaman ki muhtar, yakın komşular, emniyet müdürü ve jandarma komutanı dahil olmak üzere bu adam belli ki delidir hatta meczuptur, şehrimizi karıştırmaya, dirliğimizi ve birliğimizi yakıp yıkmaya gelmemiştir dediler, Anis rahata kavuştu.

Atölye ile birlikte kitaplarının çoğu yanmıştı, kalanları da buraya getirmemiş olması elbette bu doğal kabullenmede etkili olmuştur. Anis gelecek yıllarda bu konuda hakkında şöyle diyecektir, “yeni bir hayata eski kitaplarla başlayamazsın”. Bu arada belirtmekte yarar var coğrafyanın bedeniniz üzerindeki hızlı etkisini dağlık bir bölgede bir kış geçirdikten sonra çok daha net anlayabilirsiniz. Kış geçip bahar geldiğinde uykusundan uyanıp yeşil kırlara inen ayılar misali gerine gerine bahçede dolaşmaya başlayan Anis’in nasıl bir değişim geçirdiğini görseniz de inanamazsınız. Bu temiz dağ havasının en güzel yanı yaşın kaç olursa olsun bedenini dinç kılması. Eline sopanı alıp tepeye doğru sardığında siyatiğini, fıtığını, migrenini, ülserini, zamansız şişen ellerini tamamen unutuyorsun. Sanmayın ki bu çok iyi bir şeydir. Bedenin gibi beynin de bol oksijenden sürekli çalışır elbette ve seni ruhen yorar. Olanı da olmayanı da ve olmasını hayal ettiğini de bu bol ve boş vakitlerde aklına düşürür. Kalkıp bir çay koymazsan ya da bahçeye çıkıp odun kırmak gibi ağır bir iş yapmazsan seni delirtir. Yani daha ne kadar delirtebilir demeyin, delilik de dipsiz bir kuyudur.

(5)

Her defasında hüsranla sonuçsa bile oyunları bırakmak hiç mantıklı değil. Hayatı çekilmez kılan şey kurduğun bir oyunun daha bitmesi değil, bu süreçte yeni bir oyun kurgulamamış olmaktır. Aşık Veysel’in de dediği gibi “harekete kimse mâni olamaz”. Sen dursan da hayat devam edecektir. Lakin yalnızca seyredeceğin bir hayat senin hayatın olabilir mi? İşte dışarıdan hissedilmeyen bu yıkıcı savaştan ayakta çıkabilmek çok önemlidir. Önce var olduğunu kanıtlaman gerekir, başkalarına değil tabi, kendine. Varsan, hava ile dolduruyorsan ciğerlerini, susuyorsan, acıkıyorsan hâlâ, işler yoluna girmiştir bile. Akabinde mutlaka sevecek bir şeyler bulursun. Bir ağacı seversin, bir yemeği seversin, bir köpek gelir kapından ayrılmaz, onu seversin. Tekrar özlemeye başlarsın, anneni özlersin, kızını özlersin yahut eski bir arkadaşını özlersin, aşkı özlersin. İlkin ellerin canlanır, iş yapmaya başlar, daha sıkı tutmaya başlarsın eşyaları. Daha çok dokunursun. Bacakların güçlenir tekrar. Yollar kısalır, yürürsün, taşırsın, getirirsin, götürürsün. En son da dilin çözülür. Türküler düşmeye başlar dilinden, hatırlarsın bir çırpıda yirmi yıldır duymadığın bir ezgiyi.

(6)

Tepeye saran toprak yol yaz günü geçen araçlarla iyice tozumuştu. Anis yol kenarında tanımadığı bir grup insanla birlikteydi. Neden ve ne zaman buraya gelmişti, kimdi bu insanlar hiç bilgisi yok. Bir ara aşağıdan bir binek aracın çıktığını gördü. Kalabalıktan biri yanına geldi, omuzunda kahverengi kabzalı bir tüfek asılıydı, elinde de küçük bir tabanca. Tabancayı Anis’e uzattı. Şu aşağıdan çıkan araç buraya yaklaştığında şoförü vuracaksın dedi. Anis hiç sorgulamadan aldı, gerçekten çok küçüktü ve bununla birini öldürmek kolay olmasa gerek diye düşündü. Aracın içinde beş kişi vardı, şoför gözlüklü ve şişmandı. Anis tetiğe bastı, ön camı delip içeri giren kurşun adamın sağ omuzunun altına saplandı, kanı gördü. Anis devam ettiği ateş etmeğe, kime nereye neden olduğunun önemi yoktu, mermiler bitene kadar tetiğe bastı. Sonra tabancayı olduğu yere bırakıp koşmaya başladı. Tüm bunlar olurken o kalabalık ortadan kaybolmuştu. Şoförü vurulan araç yoldan çıkmıştı ama yardan yuvarlanmadan durmuştu. Anis koştu, hiç durmadan koştu ve her nasılsa çok eskiden yaşadığı bir eve geldi. Eve girdikten sonra “ben birini ya da birilerini öldürdüm” dedi. Ev bir yanıt vermedi sadece dinledi. Bundan hiç rahatsızlık duymadı. Az sonra kapısında bir gürültü duydu, silahlı birkaç kişi kapıyı kırmaya çalışıyordu. Balkondan çatıya çıktı. Beni burada bulamazlar diye düşündü, aslında kaçmasının sebebi kendisine bir zarar vereceklerinden korkması değildi. Şayet bunu neden yaptın diye sorarlarsa, ne diyecekti?

Maalesef yakalanmadan uyandı.

Ah bu rüyalar. Öyle sıklaşıyorlar ki bazen. Ansızın görünüp kaybolan sahneler, kâh tanıdığın kâh hiç tanımadığın insanlar, odalar, göller, nehirler, denizler. Anis bilinçaltının oyunlarına direnmeyi öğrenmişti. Kalkıp biraz dolaşıyor, pencereyi açıp gözleri ufuk çizgisine bakarken derin nefesler alıp veriyor ve unutması gerekli ne varsa o arada unutuyordu.

(7)

Dış cephesindeki boya solmuş, yer yer sıvası dökülmüş, üç ya da dört katılı bir apartmana giriyor. Lamba yansa da aydınlatmıyor, mozaik merdivenler aşınmış, tozdan renginin ne olduğu anlaşılmayan tırabzana dokunmadan yavaş yavaş çıkıyor merdivenleri. Her katta farklı bir koku var ama tüm kokular karışıyor bir süre sonra. Tek bir kokuya dönüşüyor, ölülerin ekşi ve küflü mide bulandırıcı kokusuna. Burnundan nefes almamaya çalışıyor tıpkı çocukken yaptığı gibi. Tanıdık bir kapı önünde durup kapıya hafifçe vuruyor, heyecanla, kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyor.

Uzun siyah saçları yer yer beyazlamış, altmış yaşın üzerinde bir kadın açıyor kapıyı. Sevgi dolu bakıyor, gülümsüyor ama yüzündeki çizgilerden yayılan hüznü de gizleme niyeti yok. Tüm kötü kokular dağılıyor.

Kadın elini tutuyor Anis’in ve çekip sıkıca sarılıyor, göğüslerine bastırıyor kafasını. Anis kendisini gülistanda sanıyor bir an. Yanakları al al oluyor. Hâlâ kapının önündeler ve konuşmuyorlar, kadın kapkara gözleri ile Anis’in içinde şenlikler, panayırlar yaratmaya devam ediyor.

Anis birden, pazara gidiyorum ben, sen de gelir misin diyor? Kadın ilk kez o an konuşuyor, kısık bir sesle ama kısık olduğu kadar hacimli ve Anis’in tekrar tekrar duymak için dünyaları vereceği o sesle “çok uzun yoldan geldim, yorgunum şimdi, bir dahaki sefere artık” diyor. Anis’e tekrar sarılıyor. Anis kafasını kaldırıp bir kez daha bakmaya korkuyor nedense, fısıldayarak bir hoşça kal deyip hızla merdivenlerden iniyor.

Birden kalabalık bir avluya geliyor. Sarışın, mavi gözlü dört-beş yaşlarında bir oğlan çocuğu elden ele dolaşıyor. Herkes bir şeylerle meşgul, ne çok insan var ama hepsi birbirini tanıyor. Çocuk bir ara Anis’in kucağına geliyor. Yumuşacık, küçük parmakları Anis’in yüzünde dolaşıyor. Her an yeni bir şey öğrendiği kesin. Sürekli sorular soruyor, elleri, kolları, bacakları bir ahtapot gibi gelişi güzel sallanıyor. Bir mutluluk kokusu var avluda. Belki de un helvası yapıyorlar mutfakta. Anlayamadığı bir telaş var herkeste. Büyük bir aile toplantısı, nişan düğün ya da cenaze, anlayamıyor Anis. Ortama kendini kaptırmış sağa sola sürükleniyor, cereyan eden hadiselerin hem tam ortasında hem de çok uzağında hissediyor. Çözümleyemiyor ama şikayetçi de değil bu durumdan. Çünkü yoğun bir sevgi doldurmuş avluyu, Anis aynen böyle hissediyor, her ne olursa olsun bu sevgi sağaltır diye düşünüyor.

Avluda kurulan büyük masanın altına giriyor bir ara. Tatlı bir uykuya dalıyor. Uyandığında kendini biraz daha büyümüş buluyor.

Kısa bir süre sonra elindeki gazetede gördüğü küçük ilanlardan birini işaretleyip, küçük not defterine yazıyor. Otobüs durağına gidiyor. Bileti var, yarım saat sonra beklediği otobüs geliyor. Daha önce hiç gitmediği bir adresi bulmaya çalışıyor. Alt katında tarihi bir simitçi olduğu yazılmış ilanda, biraz bakınınca yolun karşısında eski bir pasaj görüyor, iki katlı. Gerçekten zemin katında bir fırın var. Susam ve ekmek kokuları yayılıyor etrafa.

Fırının kapısı lacivert ve denizaltı kapılarına benziyor, direksiyon şeklinde bir büyükçe bir kolu var. Anis korkuyor bu kapıyı görünce, yıllar önce gördüğü krematoryum kapısının neredeyse aynısı. Hemen pasaja girip üst kata çıkan merdivenlere koşuyor. Nefes nesefe kalıyor yine.

Pasajın üst katı açık bir teras. Şaşırıyor, gideceği yer burada olamaz, yanlış geldim diye düşünüyor. Güneş ufukta ortalığı kızıla boyamaya devam ediyoryor. Bir saate hava kararacak. Sonra güzel ve pek çekici bir kadın görüyor ve arkasında hızlı adımlarla onu takip eden genç bir adam, saçları özellikle yağlanmış gibi, kafasına yapıştırılmış, geriye muntazam olarak taranmış. Elinde mavi bir ceket var. Kadına yetişip bir şeyler söylemeye çalışıyor yağlı saçlı adam ama kadın tedirgin ve yüksek sesle peşini bırakmasını söylüyor.

Anis birden kadının bir adım önünde yürürken buluyor kendisini. Kadın Anis’in ensesine dokunuyor parmağıyla, sonra sırtına yaslıyor avucunu. Yağlı saçlı adama mesaj vermek istiyor belki de. Anis alev topu gibi hissediyor kendini ama sakin kalmayı başarıyor. Yağlı saçlı adam ümidini kaybediyor ve yavaşlıyor. Ceketini diğer koluna alıp bir sigara yakıyor.

Yerin altına inen helezonik merdivenler çıkıyor karşılarına avluda yürürken. Uzaktan görülmesi mümkün değil ama yaklaşınca derin bir kuyu gibi. İnsanı içine içine çeken derin korkunç bir kuyu. Anis artık kadınla yan yana yürüyor. Kadının saçtığı enerji Anis’i büyülemiş gibi. Kaç kat aşağı indiklerini hatırlamıyor. Sinema, pavyon, bar karışımı bir yere geliyorlar. Kalabalık, istisnasız herkes bir şeyler içiyor ve sarhoş gibiler. Neredeyse dünyanın her yanından insanlar var. Ama hepsi yirmili yaşlarda olmalı, belki otuzlu yaşlarda olanlar da aradan sıvışmış olabilir. Kadınlar ve erkekler, kadınlar ve kadınlar, erkekler ve erkekler arasında Anis’in daha önce hiç tanık olmadığı bir yakınlık var. Tepelerinde kara bulutlar gibi dönüp duran duman, ama yine de bembeyaz gözüküyor.

Bir ara duvardaki perdeye bir film yansıtılıyor, ortamı inleten müzik susuyor, Anis ve kadın önlerde bir yere oturup filmi izlemeye başlıyorlar. Anis bu noktadan sonra arzularının önüne geçemeyeceğini anlıyor ve kontrolü tamamen yitiriyor. Sürekli rengarenk içkiler içiyorlar bir taraftan. Gerçeklikten bahsetmek mümkün değil biliyorum hatta tüm bunların bir düş olmasını ummaktan başka bir çare de yok.

Bir ara diğer yanında oturan kadın arkadaşının kucağına oturup uzanıyor, vücudunun üst kısmı Anis’in kucağında. Kafasını çevirip kadının arkadaşına bakıyor, kumral bir genç, dünyadan kopmuş gibi. Kafasını kadının kasıklarına gömmüş. Kadının ara ara istemsizce kasılan yüz kaslarına rağmen Anis kendisine gülümsediğini sanıyor, kadın bir şeyler söylüyor ama anlamıyor, bilmediği bir dil bu.  Birden Anis’in boynuna sarılıp onu öpmeye başlıyor. Daha önce hiç hissetmediği kadar baş döndürücü bir sıvı hızla kanına karışıyor sanki. Uçuyor, kafası büyüyor, büyüyor ve beyninde milyonlarca sinir ucundan kıvılcımlar saçılıyor etrafa. Mavi ışıklar karanlıkta dans ediyor, göz alıcı bir yakamoz.

Kısa bir süre sonra ağzında et parçaları hissediyor, ağzının içi iğrenç çiğ et ile doluyor, midesi bulanıyor, tüküremiyor, dudaklarından köpükler çıkıyor. Kadını üzerinden itip bir tuvalet bulmak için koşuyor.

Nemli ve karanlık dehlizlerden geçip aradığı kapıyı buluyor. İnanılmaz kötü bir koku var, midesi iyice bulanıyor, ağzındaki parçalardan bir kısmını yutuyor. Tuvalete girer girmez -acımasız bir tanrıdan af dilercesine- dizlerinin üzerinde yere kapanıp dakikalarca kusuyor. İçinden çürümüş birkaç ciğer, kararmış bir dalak, düğüm olmuş bağırsak parçaları, öbek öbek sararmış yağlar, vızıldayarak uçuşan böcekler, beyaz kurtçuklar, şeffaf solucanlar çıkıyor. Gözleri kararıyor ve bilinci bir süreliğine karanlığa gömülüyor. Kendine geldiğinde şaşkınlıkla etrafa bakıyor.

Tuvalet doğrudan dev bir kanalizasyona açılmış küçük bir oda. Duvarları taşlarla döşenmiş kanalın içi şehrin en pis atıkları ile dolu. Kedi büyüklüğünde konuşan fareler cirit atıyor ortalıkta. İçerde bir klozet ya da lavabo yok. Kendisini doğrudan sokağa ışınlamak istiyor. Kapıyı açıyor. Uzun bir koridor. Şaşılacak derecede temiz. Gri büyükçe karo taşları döşenmiş. Ayakkabılarımın topuklarından metalik sesler çıkıyor ve duvarlarda yankılanıyor.

Koridorda gördüğü ilk kapıyı açıp bir odaya giriyor. Yatakta bir kadın yatıyor. Yaklaşıyor. Yer yer kırlaşmış siyah uzun saçları, kapkara gözleri ile Anis’e bakıyor kadın. Ama bu sefer gülümsemiyor. Yüzündeki çizgilerde hüzün yok bu kez ama kin var, nefret var, isyan var.  Öyle delici bir bakışı var ki Anis korkuyor bu kez.

Bu hayat belli ki bir nefesi bile çok görüyor kadına. Artık tutunmak için bir çaba sarf etmeyeceğini anlıyor Anis. Kafasını öne eğiyor, konuşmuyor, bakmıyor, dokunmuyor.

Geri geri küçük adımlar atıp odadan kaçıyor.

(8)

Olağan ve alelade olayları dahi ekseninden kaydırıp bir çözümsüzlük girdabına evirme derecemiz, ne kadar sıkıntılı bir yaşantımız olduğunun en açık göstergesi olabilir. Kendimizi yerden yere vurup hırpaladığımız -mesela sırılsıklam âşık olup neredeyse öleceğimizi sandığımız- zamanlarda dahi sadece ve doğrudan benliğimizle savaşıyoruz. Maalesef, her defasında yenilip zoraki çoğul bir dünya yaratsak da ortak bir yaşam sürdüğümüz yanılsaması ile yalnızlığımızı perçinliyoruz.

(devam edecek)

Yokluk

İşte hayatın

Aniden

Akıp giden bir film iken

Bakmaya kıyamadığın

Fotoğraflarla dolu

Bir fotoromana döner.

Gölgede kalmış solgun yüzdeki

Acı tebessüm,

Ölümü değil

(ki o mutlak hiçliktir, hayaldir)

Yokluğu anlatır.

(ki en derin kuyunun dibinde uyanırsın)

Ufalanıp dağılırsın,

Değil rüzgar, akşamüstü esintisi dahi

Bin parçanı bin farklı yere savurmaya yeter.

Aynı yol aynı kapıya varır

Defalarca da gitsen

Değişmez.

Umut biter

Söz biter.

Parmağının ucu siyaha boyanır.

************************

Düğüm

Buruşturup attığın kağıtlarla doldu

Katran kokulu oda

Üç gündür masada duran çay bardağı

İzmarit dolu kavanoz pervazda

Daha çok içersen daha hızlı ölmüyorsun

Bak iki büklüm olmuşsun

Nasıl düğümleniyorsa sesin

En gereken vakitte

Kalemin de satıyor seni işte

Bak bu iş ciddi

Her başın sıkıştığında trenlere sarılma

İstasyonlardan medet umma

O şehirleri de rahat bırak

Sahiller, dağ başları, kimselerin olmadığı köyler

Çocukluğun, ağaçlar

Başkalarının hikayeleri

Şairlerin aşkları

Ucu yanık mektuplar

Ciğerini söken türküler

Onlar bile sıkıldı senden

Sen bile sıkıldın senden

Terk et kendini

Tam da zamanı.

***********************

Say

Saymakla biter mi çakıl taşları

Tepende güneş, gözlerini yakar tuz

Yaz da biter zamanıdır, güz gelir

Ellerin üşür

Kalabalık bir yerlere kaybolur

Kış gelir yine hiç üşenmez

Geceleri yakmak için bir şeyler bulmalı

Gürültü iyice kabuğuna çekilir

İçini titretir ıslak rüzgâr

Kulağına ninniler fısıldamaz artık

Uzak denizlerin çığlıklarını getirir

Lacivert bir şarkı gibi

Suda yüzen ölülerden bahseden

Ne olursa olsun

Birinin sayması lazım muhakkak

Bahara kadar beklemeli mi, daha neler?

Saymalı, hatta yeni bir defter almak gerek

Fazla zaman kalmadı gibi

Geceleri de saymalı mı

Daha yıldızlar var sırada

Orman, yapraklar

Kum taneleri

Hepsini saymalı

Denize inen tüm merdivenler

Kulenin taşları

Harfler var bekleyen kitaplarda

Nefes

Akıp giden zamanı da saymalı

Şu çakıl taşları bir bitse.

.

İskele

Ne varsa söküp attım maviliğe

Aklımda, yüreğimde

Attıkça ağırlaştım.

Neşeli şarkılar mırıldanıyor

Küçük rengarenk tekneler

Boş vermişler dalgaları.

Neden sonra aklıma düştü

Gerçi parmak uçlarım neşterden değildi

Küçük İskender gibi

Ama yine de hiç dokun(a)mamıştım sana.

İçimde ukdedir,

Keşke

Dönüp bir kez daha…

(ya neyse artık).

Bir kedi yaklaşıyor

Güneş battı batacak

Ressamlar harıl harıl boyuyor

Bir kızıllık ki sorma.

İskeleler hep böyle serin mi olur?

*************

Had

Uzun bir kuyruk olmuş

Yüzlerce insan

Bekliyor cümle kapısında;

Kimi sinirli, kimi tedirgin,

Kimi mağrur, kimi mağdur,

Kimi yakın, kimi uzak,

Kimi tanış, kimi yabancı,

İlk fırsatta bildirmek için

Haddini.

Öğrenemediğinden hâlâ;

Nasıl yaşamalı, nasıl yapmalı, nasıl sevmeli,

Nasıl nefret etmeli,

Boynu kıldan ince.

Bildirin haddini,

Çeksin cezalarını,

Tek tek, ayrı ayrı.

Bildirin haddini

Suratına tükürün

Tüm gerçekleri

Nasıl mahvetti hayatlarınızı

Şu karanlık kuytudan.

Kiminin sevgisini, kiminin geleceğini

Kiminin saadetini, kiminin sağlığını

Kiminin inancını, kiminin zamanını

Çalmış!

Sadece çalmamış

Üstelik kırıp dökmüş

İadesi imkânsız.

Bildirin haddini,

Çok da beklemeyin

Bu iki yüzlü, yalancı

Hem zayıf hem acınası

Hem sinsi hem aptal

Hem asalak hem kansız

Çeksin cezasını

Hatta taşlayın, çok yaklaşmadan.

Diyeti başıdır şüphesiz biliyor

Diyeti canıdır da kuşkusuz anlıyor

Elbette O da hak ettiğini yaşıyor.

*************************************

Gece

Boş sokaklarda dilim dışarda nefes nefese koşuyorum

Salyalar saçarak, yüreğim güp güp patladı patlayacak

Yüksek apartmanlar arasından

Kimi çoktan uykuda gamsız kedersiz

Sarı ışık sızıyor kiminin perdeleri arasından

Bir kadın gölgesi düşmüş karşı duvara

Kapısında bir tas su

İki gündür açım

Yorgunum da

Ve yaşım da az sayılmaz

Ama bu kez olacak

O gözden yitmeden bu beton yığınlarından uzaklaşacağım

Yüksekte bir düzlük lazım, başka da bir şey istemiyorum

Biliyorum bu kez bulacağım

Bir köpek kaç yıl yaşar ki

Şehrin göbeğine sıkışıp kalmak kaderim olamamalı

Küçümsenecek bir yaşamım olmadı elbette

Sevgiyle başımın okşandığı

Tekmelenip dövüldüğüm

Ciğerimi yakan gaz bulutu içinde boğulmaktan kurtulduğum

Hastalanıp bir çöp tenekesinde ölümünü beklediğim günler de oldu

Ama işte tüm bu hayatı taçlandıracak

Tek bir şey var artık

Zamanım kalmadı biliyorum

Gün doğmadan o yüksek düzlüğü bulmalıyım

Kafamı kaldırıp bir kez de olsa görmeliyim

Pırlanta gibi ışıldayan, tüm sevdiklerimin göçüp gittiği

Bekle beni Venüs

Biliyorum çok az kaldı

Ve zaman senden son bir dileğim var

Dur lütfen, gün doğmasın bugün.

****************************************